trenfidenosv

İSHAK PAŞA SARAYI

Doğubayazıt’ın 7 kilometre güneydoğusunda, Eski Beyazıt’a ve ovaya hakim yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş, pek çok bölümleri olan komple bir saraydır. Birinci Dünya Savaşı'na kadar Bayezid Sancağı bu saraydan yönetilmiştir.

İshak Paşa Sarayı Ne Zaman Yapılmıştır?

Sarayın yapımına 1685 yılında Çıldır Atabeklerinden Çolak Abdi Paşa tarafından başlanılmış, aynı soydan gelen Küçük İshak Paşa zamanında 1784’te (99 yılda) tamamlanmıştır. Mimarı, Ahıskalı ustalardır. Saray 115X50 metre boyutlarında, tesviye edilmiş Karaburun tepesi üzerine terası, iki avlu ile bu avluları çevreleyen çeşitli yapı topluluğundan meydana gelmektedir. Doğu-Batı yönünde yaklaşık 7 bin 600 metrekare bir alan üzerine oturtulmuştur. Bazı kısımları tek, bazı kısımları iki, bodrum dahil bazı kısımları üç katlı olarak yapılmıştır. Bir saray için gerekli tüm bölümler (harem, harem odaları, aşevi, hamam, toplantı salonları, eğlence yerleri, mahkeme salonu, cami, çeşitli hizmet odaları, oturma odaları, uşak ve seyis odaları, muhafız koğuşları, cezaevi, erzak depoları, cephanelik, tavlalar, bodrum katlarında çeşitli hizmet odaları vb.) vardır. Her odada ocak, dolap yerleri vb. görülmektedir.

Sarayın girişi, savunması en zor olan doğu cephesindedir. Anıtsal taçkapı, avlulara çıkan diğer kapılar gibi, kabartma, süsleme ve zengin bitki motifleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini taşır. Saray, tarih ve sanat tarihi yönünden eşsiz bir değere sahiptir.

Tek kubbeli cami, iki ayrı renk taşla örülmüş minaresiyle saraya ilginç bir görünüm kazandırmaktadır. Caminin kıble duvarının dışındaki türbe geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş olup, muhtemel Abdi Çolak Paşa ile İshak Paşa ve yakınları için yapılmıştır. Sarayın (Selamlık) kuzey cephesinde dışa sarkan dört ahşap konsolda üstte kanatlı ejder, onun altında aslan, en altta insan figürleri yer almaktadır ki çok ilginç ve sanatkaranedir. Sarayda klasik Osmanlı mimarisinden farklı üslup ve benzeme şekilleri dikkati çeker. Türk saray geleneği ve mimarisinin ana prensiplerine uyulmuştur. Yapı birkaç aşamalıdır ve güzellikle azameti yansıtır. Saray iştihamı, yaptıran paşanın çevreye ve Merkezi Devlet’e karşı gücünü göstermek istediği anlaşılmaktadır.

Taş duvarların içinde görülen boşluklar, sarayın kalorifer tesisatı andıran merkezi ısıtma sistemiyle ısıtıldığını göstermektedir. Yapımı bir çok efsane ve hikayeye konu olan İshak Paşa Sarayı; Osmanlı döneminde Ağrı’da yapılan en büyük ve en önemli mimari eserdir. İshak Paşa Sarayı, Geleneksel Türk Mimari karakterinde ve Selçuklu Mimarisi biçiminde bir yapıdır. Bu yapılar topluluğunda Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin öğeleri yanında, Avrupa sanatının Barok Üslubu'nun etkileri de görülmektedir. Zamanın en modern ve ileri anlayışı ile yapılmış olup, genel hatlarıyla Türk kültürünün özelliklerini taşır. Bir Osmanlı Dönemi Yapısı İshak Paşa Sarayı görkemli özel mimarı yapısı, anıtsal taç kapıları, haremi, selamlığı, cami ve yüzlerce odası ile görülmeye değer bir şaheserdir...

Sanki bir saray değil, tüm heybetiyle canlı bir tarih, her tarafı sır dolu bir efsanedir. Onu anlamak için yakından görmek, gezmek gerekir... Bu görkemli yapının mimarı meçhuldür, onun için halk, sarayın yapımı ve tarihi hakkında bir çok efsane anlatır. Sarayı gezerken, masal dünyasının saraylarını görmüş gibi hayal gücünüz harekete geçer, güzellikler karşısında efsanelerde anlatılanlar bir bir gözlerinizin önünde canlanır... Bir kartal yuvasını andıran ve çevresiyle ahenk oluşturan bu muazzam yapıya hayran kalmamak elde değil...

Yayınlandığı Kategori Referanslar
03 Haziran 2020

Afrodisias Antik Kenti

Aydın ili, Karacasu ilçesi, Geyre Mahallesi sınırları içinde yer alan Aphrodisias Antik Kenti, Menderes (Meander) Irmağı’nın bir kolu olan Dandalaz (Morsynus) Çayı’nın oluşturduğu bereketli vadide, denizden yaklaşık 600 metre yükseklikte bir plato üzerinde yer almaktadır. Tarih boyunca, içinde bulunduğu nehir havzasının doğal özelliklerinden beslenen kentin Antik Dönem’deki en büyük zenginlik kaynağını ise kentin kuzeyinde, Babadağ eteklerinde yer alan mermer ocakları sağlamıştır.




Yerleşim tarihi MÖ 5. bin yıl ortalarına kadar uzanan Aphrodisias, MÖ 6. yüzyılda küçük bir köy görünümünde iken, MÖ 2. yüzyılda Menderes Vadisi'ndeki yoğun şehirleşme döneminde kent devleti (polis) statüsü kazanmıştır. MÖ 1. yüzyılda Roma ile yakın ilişkilere sahip olan Aphrodisias, daha sonra Roma İmparatoru olarak Augustus unvanını alacak olan Octavian tarafından “Tüm Asya’dan kendime bu kenti seçtim.” sözleriyle koruma altına alınmış ve Roma Senatosu tarafından MÖ 39 yılında vergi muafiyeti ve özerklik gibi ayrıcalıklar tanındıktan sonra hızla gelişmeye başlamıştır. 

Aphrodisias’ın arkeolojik önemi, Geç Helenistik Dönem’den Roma ve Bizans dönemlerine kadar süren yoğun bir fikir ve değer alışverişini gözler önüne seren, büyük ölçüde mermerden inşa edilmiş yapıların ve bunlarla ilişkili kabartma ve yazıtların istisnai ölçüde iyi korunmuş olmasından gelmektedir. Aphrodisias, MS 1.-5. yüzyıllar arasında bütün Akdeniz dünyasında büyük üne kavuşan, başta Roma olmak üzere, İmparatorluğun dört bir yanında imzalarını taşıyan eserleri bulunan heykeltıraşlar yetiştirmiştir. Mermer ocaklarının kente eşine az rastlanır derecede yakın olması, Aphrodisias'ın mermer heykel sanatı için yüksek kaliteli bir üretim merkezi haline gelmesinin önemli bir nedenidir. Bu özelliği sayesinde Roma İmparatorluğu’nun Asya Eyaleti’nde, dönemin mermer sanatı ve mimarisinin tüm yönleriyle araştırılıp anlaşılmasını sağlayan kentlerden biri olmuştur. Kente adını veren ve kent kimliğinin gelişiminde önemli rol oynayan Aphrodite kutsal alanının ve kentteki özgün Aphrodite kültünün de Akdeniz Havzasında geniş bir alanı kültürel açıdan etkilediği bilinmektedir.

Bu özellikleri nedeniyle, Aphrodisias Antik Kenti yaklaşık 2-3 km. kuzeydoğusunda bulunan antik mermer ocakları ile birlikte 2017 yılında Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmiştir.

Yayınlandığı Kategori Referanslar

Pamukkale travertenleri, 400 bin yıl önce bir dizi depremle Büyük Menderes havzasında termal suların oluşturduğu bir görsel şölen. Denizli'de yer alan Pamukkale, her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği karbeyazı travertenleri, büyüleyici Kleopatra Havuzu, Hierapolis Antik Kenti ile ünlü Bir doğa harikasıdır

1000 yıldır kaplıcaolarak hizmet veren bu doğa şaheserinin terasları, kaplıca suyundan çökelmiş karbonat minerallerinden oluşuyor. Dünya’da hem doğal hem kültürel özellikleriyle UNESCO Dünya Mirası Listesine girmiş 29 yerden biri aynı zamanda. Kapadokya ile birlikte yabancıların Türkiye’de en çok görmek istedikleri doğal güzelliklerin başında gelir.

Pamukkale Travertenleri

Pamukkale Travertenleri, kaynak sulardan ve traverten teraslı tepelerden meydana geliyor. Çökelez Dağının eteklerinde yer alan ve ovadan 100–150 m. yükseklikte uzanan bu terasta yaklaşık 6 km. uzaklıkta Pamukkale’yi var eden, travertenlerin oluşumunu sağlayan termal kaynaklar yer alıyor.

Travertenler Kadı Deresi yakınındaki Domuzçukuru adı verilen alandan başlayarak kuzeydeki Nekropol’ün son mezarının yanından akan Çaltık Deresine kadar uzanıyor. 50 metre yüksekliğinde yaklaşık 3 km uzunluğunda ve 250–600 metre genişliğindeki bu travertenlerin oluşumunu termal sular sağlıyor.

Kaynaktan çıkan termal su 320 metre civarındaki bir mesafeyi kat ederek traverten başına gelerek buradan da kar beyazı rengindeki traverten katmanlarına dökülerek 240-300 metre kadar yol kat ediyor. Kalsiyum karbonatla doymuş su güneşin altında buharlaştığında ortaya ilk önce jel halinde beyaz travertenlerin pamuksu görüntüsü çıkıyor ve katılaşarak yüzeyi kristalleşmiş kayalara dönüşüyor. Bileşiminde kalsiyum karbonat dışında sülfat, sodyum, demir, potasyum, magnezyum, serbest karbondioksit bulunuyor.

Tortullu kayaç traverten terası, pamuk gibi beyaz ve ilk halinin yumuşaklığı nedeniyle Pamukkale adını alan bölgede, 33-35 °C sıcaklık aralıklarında 17 adet sıcak su alanı bulunuyor. Antikçağdan bu yana şifalı suları ile tanınan ve o zaman da günümüzdeki gibi şifa bulmak isteyen ziyaretçilerini ağırlıyor.

Şifalı suları sindirim, solunum, dolaşım ve deri hastalıklarına iyi geliyor. Bir zamanlar travertenleri yok etme aşamasına getiren; antik hamam yapısı ile travertenlerin arasında yer alan otellerin kaldırılması ile tekrar eski beyazlığına kavuştu.

Hierapolis Antik Kenti

Gerçeküstü güzelliğiyle Pamukkale’nin hemen yanı başında “Kutsal kent” anlamına gelen Hierapolis Antik Kenti yükseliyor. Hierapolis, hamamları, havuzları, gösterişli kent kapıları, amfitiyatrosu, gymnasiumu, tapınağı ve travertenleri ile gördüğüm en güzel antik kentlerden. Hierapolis Antik Kenti ve Pamukkale, UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine 1988’de girdi.

Bölgede ilk olarak kimlerin yerleştiği kesin olarak bilinmiyor. Antik kentin MÖ 2. yüzyılda Bergama krallarından II. Eumenes tarafından kurulduğu, adını Bergama’nın kurucusu Telephos’un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera’dan aldığı sanılıyor.

Lykos Nehri Vadisine hâkim Hierapolis Antik Kenti, Büyük Konstantin döneminde Frigya bölgesinin başkentliğini yapmış, Bizans döneminde Piskoposluk merkezi olmuş.

MÖ 133 ve MS 60’ta meydana gelen korkunç depremler şehri yıkarak Helenistik dokusunu kaybettirse de sonrasında Romalılar tarafından ızgara plana göre yeniden inşa edilmiş. Antik şehir merkezinde günümüzde görülen kalıntılar Roma dönemindeki yapılaşmaya aittir.

Doğu Roma döneminde piskoposluk merkezi ilan edilen şehir, Romalılar döneminde çok sayıda yabancı uzak ülkelerden burayı ziyarete geliyordu. Hac ibadeti için Hierapolis’e gelen her erkek, şehre girmeden önce saçlarını ve kaşlarını kesmek zorundaydı.

Doğa ile tarihin eşsiz buluşması Pamukkale, Antik dönemde hem şifalı suları hem de Aziz Philip’ten derman arayanların akınına uğruyor. O dönemin zenginleri yaşamlarının sonuna doğru gelip buraya yerleşmiş ve burada ölmüştür.

Şehrin nekropolü bu yüzden oldukça görkemli anıt mezarlarla dolu. MS 13. yüzyılda Selçukluların egemenliğine giren kent, 14. yüzyıldaki depremden sonra tamamen terk edilmiştir.

Cehennem Kapısı “Pluto’s Gate” veya “Ploutonion” adıyla tanınan mağara Hierapolis’te yer alıyor. Burası Tanrı Plouton ve eşi Persophone’nin hüküm sürdüğü yeraltı dünyasının giriş kapısı olarak kabul ediliyordu. Cehennem Kapısı Plutonium’un yanında büyük bir kutsal alan var, Apollon Tapınağı. Tapınak, eski ve dini mağara olarak bilinen Plutonion üzerinde kurulmuştur.

Hierapolis Antik Tiyatro, Pamukkale gezilecek yerler arasında. MS 60’taki büyük depremden sonra MS 62’de yapımına başlanan tiyatro MS 206’da tamamlanmış. Kentin antik tiyatrosunun sahnesinin önemli kısmının hâlâ ayakta. Yorulduysanız oturup antik kentin görkemini izlemenin tam da zamanı.

Aşağıda tiyatro sahnesine kadar inin, sütunların arasında dolaşın. Apollon ve Artemis’in doğuşundan diğer tanrılar ve devler arasındaki savaşlara kadar birçok mitolojik olayın kabartmalarla betimlenmiş. Grek tarzında yapılan Hierapolis Antik Tiyatro’nun manzarası nefis. Sonrasında sizi ölmeden önce yapılması gereken şeylerden biri bekliyor; Kleopatra Antik Havuz.

Romalı komutan Marcus Antonius’un Mısır Kraliçesi Kleopatra için yaptırdığı iddia edilen Kleopatra Havuzu, 7. yüzyılda yaşanan depremle harabe haline gelmiş. Deprem sonrası oluşan ve içinde tarihi sütun başlıkları ve mermer parçalarıyla inanılmaz etkileyici bir görünüme sahip. Havuzun içinde yer alan 2 bin yıllık tarihi eserlerin arasında yüzüyorsunuz. Günde yaklaşık 2 bin kişinin girdiği antik havuzun suyu her mevsim 36 derece.

Yayınlandığı Kategori Referanslar

Alanya İlçesi'nin doğusunda, Sapadere Köyü'nde bulunan Sapadere Kanyonu, 750 metre uzunluğunda olup yaklaşık 400 metre yüksekliğe sahiptir. Sapadere Çayı'nın çıkış noktasında bulunan kanyon üzerine yapılan çelik desteklerle yürüyüş yolu ve kanyon girişinde inşa edilen mesire yeri, kır gazinosu gibi yatırımlar ile kanyon görülmeye değer bir turizm alanı haline getirilmiştir. Alanya’ya 40 kilometre, Antalya Hava Limanı’na 175 kilometre uzaklıkta olan Sapadere Kanyonu'na Alanya-Gazipaşa karayolundan Demirtaş Kasabası'na giden asfalt yol ile rahatlıkla ulaşabilmektedir. Sapadere Kanyonu girişinden yaklaşık 300 metre içeride görülmeye değer bir şelale ve bu şelalenin döküldüğü yerde ahşap ve çelik yapı malzemesi kullanılarak oluşturulmuş, çevreye zarar vermeyecek ve gerektiğinde kaldırılabilecek şekilde inşa edilmiş bir platform bulunmaktadır.

Alanya’nın  yaz sıcağından kurtulup bir nebze olsun serinlemek isteyenlerin uğrak yeri haline gelen Sapadere Kanyonu gerçekten görülmeye değer bir doğa harikasıdır. Sapadere Kanyonu’na gidildiğinde, Sapadere Köyü içerisindeki su değirmenini, ipek dokuma atölyesini görmeden dönülmemelidir. Yaylalardaki karlardan eriyerek gelen buz gibi sularda yetişen alabalıklardan yemeyi unutmayın. Su kenarına kurulu çardaklarda temiz orman havasını teneffüs ederken şehrin stresinin ve gürültüsünün uzaklaşmak da mümkün olmaktadır.

Yayınlandığı Kategori Referanslar

Bütünüyle benzersiz bir kent Eski efsanelere göre; Efes (Ephesus), Amazon adı ile bilinen kadın savaşçılar tarafından kurulmuştur. İsminin, Ana Tanrıça kenti anlamına gelen Arzawa krallığındaki bir kentten, Apasas’dan geldiği düşünülür.

Eski efsanelere göre; Efes (Ephesus), Amazon adı ile bilinen kadın savaşçılar tarafından kurulmuştur. İsminin, Ana Tanrıça kenti anlamına gelen Arzawa krallığındaki bir kentten, Apasas’dan geldiği düşünülür. Karyalılar ve Lelegler muhtemelen kentin ilk sakinleri arasındaydı. Efsaneye göre, kent kâhinlerin tavsiyesi üzerine bir balık ve yaban domuzunun rehberliğiyle gittikleri Kayster Nehri’nin denize döküldüğü yerin kıyısında ikinci kez Atina kralı, Kodros’un oğlu Androklos tarafından kurulmuştur. Öte yandan, arkeolojik veriler, bölgede MÖ 2. binyılın sonlarına kadar yerli insanların yaşadığını gösterir. Bu yer, büyük olasılıkla Hitit kaynaklarında geçen, Ayasuluk Tepesi ile eşleştirilebilecek Arzawa’nın başkenti Apasa kentidir. Eğer bu varsayım doğruysa, Ege, Miken ve Girit etkilerinden çok bahsedilmese de Hitit İmparatorluğu ile yakın ilişkiler içinde olan bölgesel bir güç beklentisinde olmalıyız. MÖ 100 yılı ve sonrasında Yunan etkisinde gözlemlenebilir bir artış yaşanır. Yunan adasından gelen ilk kolonicilerin Ege Denizi’nin doğu kıyısı boyunca, bugün Ionia (İyonya) olarak adlandırılan bölgede yerleşmiş olmaları oldukça muhtemeldir.

Ionia kentleri, Ionia göçlerinin Efes liderliğindeki bir konfederasyona katılmasından sonra gelişir. Lidya kralları döneminde, Efes Akdeniz dünyasının en varlıklı kentlerinden biri haline gelir. Lidya kralı Kroesus’un Pers Kralı Kyros tarafından yenilmesi, tüm Ege kıyı şeridi üzerinde Pers egemenliğinin yayılımı için zemin hazırlar. 5. yüzyılın başında, Ionia kentleri Perslere karşı ayaklandığında, diğerlerinden hızlı bir şekilde ayrılmış ve böylece yıkılmaktan kurtulmuştur. Efes, elli yıllık barış ve huzur dönemine girdiğinde MÖ 334 yılında Büyük İskender’in gelişine kadar Pers egemenliğinde kalmıştır. Lysimakhos, karısı Arsinoe’den sonra Arsinoeia olarak 

adlandırdığı kenti geliştirmek için kolları sıvar. Yeni bir liman, Panayırdağ ve Bülbüldağ’ın yamaçlarına savunma duvarı inşa ederek, kenti 2,5 km güneybatıya taşır. MÖ 281 yılında, kent Efes adıyla tekrar kurulur ve Akdeniz’in en önemli ticari limanlarından biri haline gelir.
MÖ 129 yılında, Bergama (Pergamon) kralı Attalos, tüm bölgeyi, bir Asya eyaleti olarak Roma İmparatorluğu’na katmaları için krallığını Romalılara miras bırakmış, onlar da bu vasiyetin şartlarından faydalanmışlardır.

Efes kenti, Augustus dönemi ve sonrasında çok önemli bir ticaret merkezi haline gelir. Tarihçi Aelius Aristides Efes’i Asya’da yer alan en önemli ticaret merkezi olarak anlatır. Aynı zamanda Ege’deki ikinci felsefe okuluyla, önde gelen politik ve entelektüel merkezlerdendir. Fevkalade iyi iklimiyle Doğu ve Batı’nın buluştuğu ayrıcalıklı konumunun keyfini çıkaran Efes, Artemis kültüne sahip olmanın önemine de sahiptir. Artemision’un, kültsel önemi dışında, ekonomik bir rolü de vardı. Bir banka, en önemli yerel arazi sahibi ve mülteciler için bir sığınak olarak çok işlevli olması nedeniyle, giderek bir yatırım haline gelmiştir.

1. yüzyıldan itibaren, Efes, Hıristiyanlığın tek tanrı inancını yaymaya çalışan ve bu yüzden Roma zulmünden kaçıp sığınak aramaya zorlanan müritlerce ziyaret edilmiştir. Yazılı kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla burası Aziz Paul’ün kentte 65’ten 68 yılına kadar üç yıl kaldığı, ünlü vaazlarını verdiği ve dinleyicilerine tek Tanrı inancını kucaklamalarını söylediği yerdir. 1. yüzyılın ilerleyen dönemlerinde Evanjelik Aziz John - himayesindeki efsanevi Bakire Meryem ile birlikte – Efes’e gelmiş ve sonunda Ayasuluk Tepesi’ne gömülmüştür. MS 2. yüzyıl Efes’in altın çağına tanıklık eder. Özel vatandaşlar tarafından kamuya ve Efes halkına sayısız onursal anıt bahşedilir. Efes, biri Domitianus’un diğeri Hadrianus’un onuruna olmak üzere iki imparator kültü tapınağı inşa etme ayrıcalığı kazanır.

3. yüzyılda Efes ve etrafındaki ülke Gotlar tarafından harap edilir. Ayrıca, yaklaşık MS 270 yılında yaşanan şiddetli bir depremle tüm kent yerle bir olur. O zamanlar, Artemis kültünün hala uygulandığı tapınağın Gotik kavimlerce yok edilmesi ve deprem ileriki dini gelişim için ciddi sonuçlar doğurmuştur. Tapınak 381 yılına kadar işlevini sürdürmeye, tapınmaya devam edilmesine rağmen Efes insanları kurtuluşa dayalı dini tasavvurlara yönelmiştir. Mısır tanrısı Serapis ve Hıristiyan İsa Mesih, fazlaca büyümüş ve eski resmi kültlere daha popüler alternatifler olmuşlardır.

MS 380 yılında İmparator I. Theodosius döneminde imparatorlukta yaşayan herkese Katolik inanç dayatılmış ve paganizm ‘resmen’ ölmüştür. Hıristiyanlığın yayılmasıyla yükselen bu yeni görünüş, çok tanrılı kültün varlığına tanıklık eden tüm yapıların aşamalı olarak terk edilmesine ve yerlerine Hıristiyan kiliselerinin inşa edilmesine yol açar. 431 yılında Efes’te üçüncü Ekümenik konsülü gerçekleşir. Kent merkezi kamusal yapıların, kiliselerin ve yaşam alanlarının kurulduğu eski liman bölgesine taşınır. Bu alanda yaşam 14. yüzyıla değin sürer. Ancak, 10. yüzyılın başında Ayasuluk Tepesi’nin zirvesi civarında ikinci bir Bizans yerleşmesi gelişir. Güç ilişkilerinin değişimi 11. ve 13. yüzyıllarda kendini gösterir. 1206’dan sonra Laskarid Hanedanı egemenliği altında ilk kez daha uzun bir barış dönemi sağlanır. İtalyan kaynaklarında adlandırıldığı gibi Efes/Ayasuluk ya da Altaluogo yerleşmesinin merkezi Aziz John Bazilikası etrafına konuşlanır. Nihayetinde 1304 yılında Efes Türklerin eline geçer, ancak Hıristiyan haç yolculuğu için önemli bir merkez olmayı sürdürür ve Kutsal Topraklar rotası üzerinde sayısız gezgin tarafından ziyaret edilir. Ekonomik zorluklara rağmen, Efes/Ayasuluk önemli bir ticaret merkezi ve bölgesel deniz gücü olarak kalır. Efes, Aydın şehzadelerinin de en önemli limanıdır ve 1348 yılından sonra imparatorluklarının başkenti olmuştur. Kent son refah yıllarını, 14. yüzyıl sonu ve 15. yüzyıl başında Selçuk Emirliği Aydınoğullarının hükmünde geçirir. 1402 yılında kent Timur emrindeki Moğolların saldırısına uğrar. Moğolların kenti terk etmesinden sonra, emirlik tekrar kurulur. 20 yıl süren iktidar ilişkileri sonrasında, Osmanlı, 1425 yılında kenti fetheder. Refah, 15. yüzyıl boyunca devam eder. Fakat kısa süre sonra belirgin bir gerileme yaşanır. Daha 17. yüzyılda, viran olmuş bu eski büyükşehirde, sadece 100 kişi yaşamakta, sıtma insanların ve hayvanların arasında kol gezmektedir.

20. yüzyıla gelindiğinde, Menderes’in taşıdığı kum, ovayı 5 km kadar genişletmişti. Efes terk edildikten ve yavaşça çökmeye başladıktan sonra, eski görkemli yapıların yıkıntıları hammadde kaynağı sağlamış ve bu yıkıntılar parçalanarak, tekrar kullanılmış ve işlenmiştir. Erken modern dönemde gezi raporları ve eskizleri için Efes ve Ayasuluk hakkında bilgi sağlayan bu muazzam yıkıntılar yolculuk eden sayısız esnafın hedefi olmuştur. İlerleyen yüzyıllar boyunca yerleşme, birincil olarak İngilizce ve Fransızca kaynaklarda gezginlerin betimlerinde sıklıkla bahsedilmiştir. Avrupalı gezginler çoğunlukla antik kalıntılarla ilgilenirken, Türk gezgin Evliya Çelebi, Türk kalıntılarının en detaylı ve en iyi tanımını yapmıştır.

Geç dönem Efes antik kentinin güneydoğusuna konuşlanmış Çukuriçi Höyük’te, MÖ 7. binyıla tarihlenen Prehistorik Dönem kalıntıları koruna gelmiştir. Bu erken dönem yerleşmesi, yıkımından sonra terk edilmiştir. Yerleşmenin şimdiye kadar tanımlanabilen bir sonraki kullanımı yaklaşık 1,500 yıl sonraya MÖ 4. binyılın ortalarına tarihlenir. Höyük, tekrar terk edildiği Erken Bronz Çağına, MÖ 2500 yılına değin kesintisiz iskân edilmiş olmalıdır. Çukuriçi Höyük, yalnızca Efes’in etrafında değil tüm bölgedeki en eski yerleşmelerden biridir. Dahası, Anadolu ve Ege kültür bölgelerinin kesiştiği konumu, Efes’e insanlığın tarihöncesinde yaşanan birçok gelişme için olmazsa olmaz kapsamlı ilişkiler ve temaslar oluşmasını sağlamıştır.2008 yılında, Panayırdağ’ın kuzeydoğu terasında, surla çevrilmiş bir konut alanı bulunmuştur. Beş adet konut yapısı kısmen kazılmıştır. Bu yapılar Efes’te araştırılmış ilk Klasik Dönem konutlarıdır. En dikkat çekici bulgu, 9 hektarlık bir yaşam alanını kaplayan kısmen iyi korunmuş bir istihkâm duvarıdır. Kuzeydeki oldukça dik yamaçta Tanrıça Meter’in taş tapınağı yer alır. Olasılıkla yamacın doğal bir koyun hala görülebildiği kuzeybatısında bir liman yer almaktaydı. Panayırdağ’daki Klasik-Erken Hellenistik yerleşme, tam da Lysimakhos’un kenti kurduğu tarihe denk gelen MÖ yaklaşık 300 yılında yok edilmiş ve terk edilmişti.

Efes’te kentin Greko-Roma dönemine ait anıt ve yapıların çoğu korunmuştur. MÖ 300 yılında Kral Lysimakhos’un egemenliğinde, kent Hellenistik Dönem sur duvarıyla kuşatılır. Sur, denizden doğuya özellikle iyi koruna geldiği Bülbüldağ’ın üzerinde 3 km kadar devam eder.

Hellenistik kent, dikdörtgen ızgara bir plana sahiptir. Kentin üst kısmında dinsel merkezlerle birlikte, başlıca kamusal ve yönetimsel anıtları içeren Devlet Agorası, aşağı kısımda ise büyük ticari pazaryeri olan Tetragonos Agora yer alır. Ayrıca, Hellenistik Döneme tarihlenen ancak Roma İmparatorluk Döneminde tamamen tekrar düzenlenen Büyük Tiyatro gibi anıtsal yapılar da bulunur. Efes’in doğal koyu, 2. yüzyıl öncesinde Bergama kralı II. Attalos tarafından limana dönüştürülmüştür.

Efes hiç şüphesiz altın çağını, Asya Roma eyaleti başkenti olduğu Roma Döneminde yaşamıştır. Özellikle Augustus döneminde uygulanan inşa planıyla kentin görünümünde kökten bir değişim yaşanır. Efes’in evrensel Akdeniz pazarına katılması, yabancı tacirlerin akın edişi ve lüks mal talepleri ticari faaliyetlerin muazzam boyutlarda artmasına sebep olur. MS 1. yüzyılın son çeyreğinde, Efes limanı gelişerek, Ön Asya’nın en önemli limanlarından biri haline gelir. Altıgen biçimli havza, gemi barınakları, iskeleler, ambarlar ve dükkânlarla çevriliydi. Efes’in ana girişindeki merkezi liman kapısı, devasa liman yunağı, gezginlere kente girmeden önce temizlik ve rahatlama olanağı sağlardı. Liman caddesinin sonunda son ilaveleri MS 2. yüzyılda yapılan Büyük Tiyatro yer alır. Ticari tesisler ve mallar kentin ticaret merkezi Tetragonos Agora’nın etrafında düzenlenmiştir. Kuretler Caddesi’ni zengin biçimde süslenmiş konut yapıları, çeşmeler, hamamlar, salonlar, dükkânlar ve onursal anıtlar çevreler. Cadde MS 2. yüzyılın ilk çeyreğinde Roma senatörü Ti. Julius Celsus Polemaeanus’un mezarı üzerine inşa edilmiş bir anıt olan Celsus Kitaplığı’na doğru aşağıya yol verir. Kuretler Caddesi’nin batı bitiminde yer alan Yamaç Evleri, Efes’te yaşayan üst sınıfın yaşam tarzını yansıtan olağanüstü bir örnektir. 4000 metrekareyi kaplayan yoğun yerleşim alanı Bülbüldağ’ın kuzey yamacının eteklerinde yer alır. Bu müstakil konut birimleri yamaçlar üzerinde ikişerli gruplar halinde düzenlenmiştir. Mozaikler, duvar resimleri ve mermer panellerle süslenmiş bu evler, Roma İmparatorluk Dönemi kentinin toplumun sofistike üst tabakasının yaşam tarzını gün yüzüne çıkarır. Tiberius döneminde inşa edilmiş evler, büyük bir depremle yok olduğu 3. yüzyıla kadar kullanılmıştır.

Büyük Tiyatro’nun devasa yapısı Panayırdağ yamacı üzerindeki yerleşmenin batısına bakar. Kentsel odak noktası ve meclis yeri olması gibi işlevleri yüzünden kent altyapısı için çok önemliydi. Yaklaşık 25.000 kişilik tiyatro, İmparatorluk Döneminde tamamlanmıştır. Tiyatroda sadece kültürel aktiviteler sahne almazdı. Aynı zamanda gladyatör oyunları ve en azından ekklesia (Halk Meclisi) için Efes halkının buluşma yeriydi. Bu işleviyle, Aziz Paul misyonuna karşı gümüşçülerin ayaklanışını anlatan Yeni Ahit’te de bahsedilmiştir. Bugünkü görünümünü, büyük oranda Geç Roma Döneminde Bizans sur duvarıyla birleştirildiği onarımlara bağlıdır.

Büyük Efes Stadyumu kentin kuzeyinde, Panayırdağ’ın kuzeybatı yanı çıkıntısının dibinde yer alır ve 3 hektarlık bir alanı kaplar. Stadyumun anıtsal olarak büyümesi olasılıkla Nero zamanında yaşanmıştır. Vedius Gymnasiumu, stadyumun kuzeyinde yer alır. Birçok Efes gymnasiumu gibi, bu da simetrik olarak düzenlenmiş, doğu-batı boylamı ekseninde uzanan hamam ve palaestra (gymnasiumlarda güreş ve beden eğitimi yapılan bölüm) ile birlikte hamam-gymnasium kompleksi şeklindedir.

Diğer bir önemli öğe ise Roma Nekropolü’dür. Bülbüldağ’ın kuzeybatı yamacı ve Efes limanının kuzeyi ve güneyinde yerleşir. Öteki nekropoller Panayırdağ’ın kuzeyi ve doğusu, Bülbüldağ’ın kuzeydoğu yamacı ve Efes’in yukarı kasabasının dışında yer alır. Hellenistik Dönemde kurulmuş fakat Augustus döneminde tamamen tekrar inşa edilmiş yukarı kasabaya Yukarı Agora hâkimdir. Oldukça büyük meydan merkezinde, sütunlarla çevrili, olasılıkla Dea Roma ve Julio-Claudian imparatorlarından birine adanmış küçük bir tapınak inşa edilmiştir. Batı bitimde Domitianus için İmparator kültü tapınağı yer alırken, kuzey taraf, Bouleuterion ve Hestiaia ile birlikte Prytaneion gibi bir dizi kamusal yapıyla doludur. Güney bitim ise alay yolu ve sadece temsili bir çeşmenin kazıldığı, diğerlerininse jeolojik çalışmalardan bilindiği başka kamusal yapılar içerir. Doğuya doğru yukarı kasabanın tüm arazisi Geç Hellenistik Dönemden Erken Bizans Dönemine kadar tarihlenen yaşama alanlarıyla kaplıdır.

Efes kentine su, çeşitli su kemerleriyle taşınır. Bu hayli gelişmiş Roma inşa ve mühendislik tekniklerinin tanıkları hala Efes mahallelerinde görülebilmektedir.

Kentin doğusunda, 1,5 km’lik bir uzaklıkta, Efes’in ana kült merkezi ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Artemis Tapınağı (Artemision) yer alır. Arkeolojik araştırmalar yerleşmede MÖ 8. yüzyıldan Geç Antik döneme kadar üst üste bir dizi tapınak ve mabedin varlığını göstermiştir. Tapınağın iki ana yapı evresinden bahsetmek gerekir. MÖ 560 yılı civarında, ilk inşa çalışmaları büyük mermer dipteros (Arkaik Artemis Tapınağı, Yunan mimarisinin dönüm noktası) üzerinde başlamıştır. MÖ 356 yılında Arkaik tapınağın yıkılmasından sonra yüksek bir platform üzerinde 118 sütunlu yeni bir tapınak yükselmiş, MÖ 4. yüzyılda anıtsal sunak eklenmiştir. Artemis Tapınağı MS 3. yüzyılda deprem felaketi ve Got kavimlerinin saldırılarıyla yok olmuştur. Kısmen tekrar inşa edilmiş, parçalanmadan önce MS 4. yüzyılın sonlarına kadar kullanılmıştır. Devasa mermer bloklar yakınında yer alan Aziz John bazilikasını ayağa kaldırmak için kullanılmıştır.

Tapınağın yaklaşık 180 metre batısında Artemision’un temenosu (tapınağı çevreleyen kutsal alan) içindeki bir yapı Artemis Tapınağı çevresindeki kutsal alanın bir parçası olarak görülebilir. Son kazı çalışmaları, yapının açıkça tanrıçayı onurlandıran festivallerin (Artemisia) yapıldığı bir Odeion olduğunu göstermiştir. Bu anıtın inşası MS 1. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir. Erken dönem kazılarından olduğu kadar yazılı kaynaklardan da temenosun çeşitli kamusal ve özel yapılarla kaplanmış olduğu bilinmektedir. Bugün bu yapılar metrelerce toprakla doludur.

Efes Piskopos Kilisesi, Meryem Kilisesi ve Ayasuluk üzerindeki Vaftizhane ve Hazinesi ile anıtsal bir bazilika olan Aziz John Bazilikası Efes’te iyi bilinen Bizans yapı kompleksleridir. Bu kompleksin ana binası, MS 6. yüzyılda İmparator Justinianus zamanında inşa edilmiştir. Ancak inşa çalışmaları 10.-12. yüzyıl Orta Bizans Dönemine dek sürmüştür. Meryem kilisesi İmparator Hadrianus’un imparator kültü tapınağının güney ucundaki salona inşa edilmiştir. Bu yapıda MS 431 yılı Konsülü gerçekleşmiştir. Piskopos kilisesi geç 4. Yüzyıldan Geç Bizans Dönemine (14. yüzyıl) kadar çeşitli yapı evreleri geçirmiştir. En azından 6. yüzyıl ve sonrasında bazilika Efes piskoposluğu olarak hizmet vermiştir. Orta Çağ boyunca, kilise mezarlığı olarak kullanılmıştır. Efes’te çok sayıda kilise ve şapel vardır. Akdeniz dünyasındaki en önemli Hıristiyan haç merkezlerinden biri olmuştur.

Bülbüldağ’ın kuzey yamacındaki Aziz John Mağarası’nda en olağanüstü duvar resimlerinden biri yer alır. Mağarada, biri diğerinin üzerinde dört boyalı yüzey fark edilebilir. Mağaraya adını veren sahne batı duvarda yer alır ve yanlarında belirgin bir şekilde Grekçe yazıtlarla Aziz Paul ve Aziz Thekla yerel efsanesini anlatır.

Bir diğer ilgi çekici Hıristiyan anıtı Panayırdağ’ın batı yamacında yer alan Yedi Uyurlar mağarasıdır. Kuruluşu, doğal ana kaya üzerine Hıristiyan mezar kompleksi inşa edildiği MS 3. yüzyıla değin uzanır. Bu mezarların üzerine erken 5. yüzyılda, İmparator II. Theodosius döneminde biri anıtsal diğeri hizmet amaçlı iki kilise yapılmıştır. Bu mezarların, Yedi Uyurlar’a ait olduğu düşünülmüş ve imparatorluk evinin emriyle bir Hıristiyan kültü yerleştirilmiştir. Yedi Uyurlar, yeniden dirilme için bir model olarak hizmet etmiş ve kült kurumu Theodosius’un dini politikasında bir dönüm noktası olarak algılanmalıdır. Mezarlık ve kiliseler kısa sürede önemli bir haç merkezi haline gelmiş ve bu rolünü Orta Çağda da devam ettirmiştir. Anıtın popülerliği ve şöhreti Orta Çağ boyunca Haçlıların yazıtlarında da dile getirilmiştir.

Başka bir önemli alan, Ayasuluk Tepesi’nin etrafı ve batısındaki bölgedir. Bu yerleşme özellikle Orta Çağ’da 14. ve 15. yüzyıllar için esas kaynak olmuş, Aydınoğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki geçiş dönemi olarak kabul görür.

Ortaçağ yerleşmesi tahkimat için gerekli güvenliğin de sağlandığı Ayasuluk Tepesi’ne konuşlanmıştır. Efes/Ayasuluk’un genişlemesinin olasılıkla ilk kez 14. yüzyılda yaşandığı tahmin edilmektedir. Yerleşme merkezinin akropolis tepesinde yer almaya devam ettiği, sivil alanların ise batıdaki düzlükte – ki burası eski Efes Artemis kutsal tapınağın üstü- konuşlanmış olduğu varsayılmaktadır. Bu yerleşmeden geriye sadece taş anıtlar korunmuştur. Dayanıksız ahşap malzemeden yapılan konut yapıları günümüze kadar ulaşamamıştır.

Aydınoğullarının inşa planı, orijinalinde olasılıkla kent mahallesi sakinleri için ayrılan cami, mescit, hamam gibi yapıları içerir. Hiç şüphesiz en önemli yapı bazilika formunda kutsal bir yapı olan İsa Bey Camii’dir. Bu dönem boyunca antik ve Bizans gelenekleriyle yenilikçi Türk ögelerin bir araya getirildiği yeni bir mimari düzen geliştirilmiştir.

Dünya Mirası

Türkiye’nin batı Ege kıyısında uzanan Efes antik kenti, Neolitik Dönem Çukuriçi Höyük’ten, Orta Çağ yerleşmesi Ayasuluk’a kadar iskan edilmiştir. Uzun geçmişi boyunca ihtiyaçlar ve alışkanlıklar doğrultusunda birkaç kez yer değiştirmiştir. Bu nedenle yaklaşık 1600 hektarı kaplayan bu geniş yerleşim alanı, bugün Prehistorik, Arkaik, Hellenistik, Roma ve Bizans, Selçuk, Aydınoğulları, Osmanlı ve çağdaş dönemler gibi insanlık tarihinin tüm önemli aşamalarının kalıntılarını sergilemektedir. Kent, bütün tarihi dönemlerde Ege Denizi ve Orta Anadolu arasındaki iletişimde ve ticarette önemli bir rol oynamıştır. Zaman içinde Efes, etrafını saran zengin doğal kaynaklar ve tarımsal üretim için bereketli topraklarıyla etrafını saran bölgenin merkezi haline gelmiştir. Tarihi süreç boyunca Efes bölgesinin aşamalı olarak alüvyonla dolması nedeniyle, üst üste binen büyük tabakalar yoktur ancak aksine farklı yerlerde çeşitli yerleşmeler görülmektedir.

Roma ve Geç Antik dönem Efes kenti, çağdaş dönemlerde üzerine yapı inşa edilmeyen antik dünyanın tek mega kentidir. Bu yüzden Efes arkeolojik yerleşmesi, antik dönemdeki kent yaşamı olgusunu çalışmak için benzersiz bir olanak sunar. Bu olağanüstü ve münferit kanıtların korunması sağlam bir dünya mirası için önemli katkılar sağlar.

Dahası Efes, din tarihi için de muazzam bir örnek teşkil eder. Efes Artemis kültü, Antik dünyanın en etkili ve en önemli kültlerinden biridir. Tanrıçanın kendisine tüm Akdeniz bölgesi ve ötesi boyunca (kuzey hudutlarında) tapınılmış, hacı kitleleri Efes kentini ve sevgili tanrıçalarının mabedini ziyaret etmişlerdir. Hıristiyan geleneğindeki yüksek mevkili kişilerin Efes’te kalması nedeniyle (efsane ya da gerçek), kent Geç Antik Dönem ve Orta Çağ boyunca günümüze kadar süren bölgeler üstü büyük bir hac yerleşmesi haline gelmiştir. Son olarak, benzersiz mimari konsepti ve güçlü Bizans gelenekleriyle İsa Bey Camii’nin inşa edilmesi ve Efes’te Müslüman ve Hıristiyan hacıların birleşme yerleri olması yerleşmenin diğer belirgin özellikleridir.

Efes’in benzersiz özelliklerine diğer bir örnek liman çevresidir. Üç kapı, kentten altıgen biçimli dalgakıranla ve birbirine bitişik iskele, gemi barınakları ve ambarlar ile temsili sütunlu caddeyle çevrelenmiş liman havzasına açılır. Daha MS 2. yüzyılda havza geniş bir kanalla denize bağlanmış ve bu tünel 3. yüzyılda daraltılmıştır. Kanalın her iki yanı da MS 3. yüzyıldan 5. yüzyıla kadar değişen tarihlere sahip mezar yapılarıyla kuşatılmıştır. Efes’in hemen yakınındaki çevrede kanal ve Küçük Menderes (Kaystros) Nehri boyunca ilave liman havzaları için farklı yerler mevcuttur. Bu yapılar dış limanlar olarak hizmet görmüştür. Yapay bir liman havzası, kanal, birkaç farklı ilave dış liman ve bitişiğinde bir nekropolün bir arada olması antik dünyada eşi benzeri olmayan bir şeydir.

Görünürdeki mimari kalıntıların çoğu tarihi bağlamları, sanatsal işçiliği, kentsel yararlılıkları kadar bilimsel kaynak olarak önemli olası nedeniyle de benzersizdir. Münferit anıtların özgün değerlerinin yanı sıra bu yapı toplulukları bir araya gelerek bir Roma kent planı ve Türkiye ya da Akdeniz’in herhangi bir yerinde bulunamayan bir korunma durumuna sahip bağımsız iç bölgesiyle Efes, daha eşsiz bir tarihi anıt oluşturur. Bu nedenle, Doğu Akdeniz’deki çok iyi koruna gelmiş Roma binalarının en geniş koleksiyonuna sahip Efes arkeolojik yerleşmesinin haklı olarak tüm varlıklarıyla anıtsal bir kent olduğu iddia edilebilir.

Yayınlandığı Kategori Referanslar

Sultan Hanı, Sultanhan, Aksaray

Aksaray’dan Konya istikametine giderken yolun 40. kilometresindedir.

Düz araziye inşa edilmiş oldukça korunaklı bir kale gibidir. 4680 metrekarelik bir alanı kaplar, Anadolu’daki Selçuklu dönemine ait kervansarayların en büyüğüdür.

1229 yılında Selçuklu döneminde Sultan I. Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Kapalı ve açık olmak üzere iki bölümden oluşur. Avlunun tam ortasında küçük bir mescit vardır. Kervansaraya giriş devasa bir taç kapıdan, kapalı bölüme giriş ise bir başka taçkapıdan yapılır.

Kervansaraylar kervan yolları üzerinde kurulmuş, normal zamanlarda halka açık olan ve savaş zamanlarında da askeri amaçlı kullanılan binalardır.

Kervanlar tarafından kullanılmak üzere yapıldıkları için, birbirlerine uzaklıkları bir kervanın gidebildiği mesafeye göre ayarlanmıştır. Kervanlar gündüzleri ilerler, geceleri dinlenirdi. Her 25-40 km’lik mesefade kervansaraylara ihtiyaç duyulurdu.

Özellikle Anadolu Selçukluları, ticaretin önemini kavramışlardı, ticareti teşvik etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu binalarda kervanlara yatacak yer, hamam, cami, doktor ve veteriner, mutfak, kahvehane, kitaplıklar, vb gibi verilebilecek her hizmeti sunarlardı. Aktif ticaretin canlı tutulması için her şeyin bedava olduğu zamanlar da vardı.

Yayınlandığı Kategori Referanslar
17 Mayıs 2020

Rehberlik

Kapadokya yolunda Anlaım

Yayınlandığı Kategori Referanslar
16 Mayıs 2020

Muhittin.net

muhittin.net emlak danışamanlığı, web tasarım,rehberlik. ve tercümanlık Alanlarında verdiği hizmetleri daha kolay tanıtabilmek için internet sitemiz www.muhittin.net olarak yayın hayatına başlamıştr.

Yayınlandığı Kategori Haberler
© 2021 muhittin.net Resmi Web Sitesi, Tüm hakları Saklıdır